Kanunlarla ve Emirlerle, Dini ve Ahlaki Değerler Şekillendirilemez


Hukuk, insanları bağladığı gibi; dini ve ahlaki değerler de insanları bağlar. İnsanlar, sonunda cezai bir yaptırım olan kanunlara uymakla kendilerini mükellef gördükleri gibi, sonunda maddi olarak bir ceza olmasa dahi dini ve ahlaki değerlere uymakla da kendilerini sorumlu tutmuşladır. Yani insanların davranışlarını sadece hukuk kuralları belirlemez, aynı zamanda dini ve ahlaki değerler de insanların davranışlarına şekil verir. Hukuk kuralları ortaya çıkarken, dini ve ahlaki değerlerden büyük ölçüde beslenir. Bir yönüyle hukuka kaynaklık eden dini ve ahlaki değerler, bu işlevleri neticesinde kanunların yapılmasında büyük rol oynarlar.
Dini ve ahlaki değerlerini kaybetmeye başlayan ülkeler, büyük bir yozlaşmanın içinde bulurlar kendilerini. Dini ve ahlaki değerlerin yitirilmesi, toplumun hissiyatındaki büyük bir çürümenin göstergesidir. Bu tip ülkelerin vatandaşları, insan olma vasıflarını yavaş yavaş kaybetmeye; toplumları ise içten içe kokuşmaya başlar. Kişilerin öncelik sıralamasında dini ve ahlaki değerlerin neredeyse hiçbiri yer almazken; şahsi ihtiraslar, aç gözlülük, nefret, menfaatperestlik, acımasızlık ve benzeri kötü huyların tamamı ön plana çıkar. Artık, iyi olmak aptallık; kötü olmak uyanıklık olarak görülür hale gelir. İnsanlar, iyi bir şahsiyet olmaya özenmek yerine, kötü kişilere imrenmeye başlarlar. Bu durumda toplum, inanılmaz bir hızla çökmeye başlar. Kötü olmanın, insanlara zarar vermenin, toplumu tahrip etmenin, devlete hasar vermenin marifet sayıldığı bir ülkeyi tersine çevirmek, dini ve ahlaki değerlerini tekrardan geri kazandırmak çok ama çok zordur.
Dini değerler, din kaynaklarında açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Helaller ve haramlar tarif edilmiş, dinin kurallarına uyanların mükâfatları ile dinin kurallarını çiğneyenlerin cezaları belirilmiştir. İslam dini, ilk geldiği günden bu güne kadar geçen 1400 yıllık zaman zarfında, İslami değerler esasını korumuş ve ilk geldiği şekli ile kendisini muhafaza etmiştir. Kuranı Kerim, İslam’ın kutsal kitabıdır ve tüm temel bilgiler, Allah tarafından insanlara bu kitapta bildirilmiştir. Ancak insanların din algısının yozlaşmaya başlaması ile birlikte; insanlar, nefislerine hoş görünmeyen dini hükümleri önce esnetmeye sonrasında ise yok sayma yoluna gitmeye başlamışlardır. Bunu yaparken; insanların bazıları, İslam’ın haram kıldığı şeyleri doğrudan çiğnemekte hiçbir sakınca görmezken; bazıları ise kendilerince bir takım ayak oyunları yaparak, işledikleri haramlara kılıf bulmaya çalışmaktadırlar.
İnsanların, haramları işlerken kendilerini kandırdıkları başlıca iki yol vardır. Birincisi kanun yolu ile haramları helalleştirmek, ikincisi emir yolu ile haramları helalleştirmektir. Bu sapık yollara başvuranlar, aslında kendilerini boş bir avuntuya kaptırdıklarının farkında değildirler. Bir örnekle konuya açıklık getirmekte fayda var. Zira; izahı oldukça zor bir meseleye ışık tutmak gerektiğinden, somut bir olayla konu ele alındığında daha anlaşılır hale gelecektir.
Kul hakkı yemek, İslam’ın haram kıldığı bir fiildir. Hem de büyük günahlar arasında zikredilmektedir. Buna rağmen Türkiye’de torpil denen bir mekanizma vardır. Devlete memur ya da işçi olarak girmek için torpil bulmak şarttır. Torpil mekanizmasına hukuki olarak hayat veren şey, mülakat ya da sözlü sınav denen uygulamadır. Kanunda açıkça belirtildiği üzere devlete memur ya da işçi olarak girmek isteyenlere mülakat ya da sözlü sınav uygulanır. Hiçbir objektifliği, tarafsızlığı, nesnelliği ve bilimselliği olmayan bu mülakat ya da sözlü sınavlar ile dayısı olanlar memur veya işçi olabilmekte, dayısı olmayanlar açıkta kalmaktadır. Hak ve Adalet namına hiçbir kriterin bulunmadığı mülakat ya da sözlü sınavlarda adam kayırmacılığın alası yapılmaktadır. Mülakat ve sözlü sınavı kanuna uygun mudur? Evet, uygundur. Peki İslam’a uygun mudur? Hayır, uygun değildir. Çünkü kul hakkı yenmektedir. Hak edenler değil de torpilliler devlete memur veya işçi olarak girebilmektedir. İslam’ın yasakladığı bir uygulamanın, kanun yolu ile önü açılmıştır. Ve bugün için İslami hassasiyeti yüksek ya da düşük olsun herkes torpil peşinde koşmaktadır. İnsanlar, artık torpili İslam’ın haram kıldığı bir şey olarak görmüyorlar, kanun yolu ile yasal hale getirildiği için torpili normal bir şeymiş gibi görüyorlar. İslami bir değer olan, kul hakkı yemenin haramlığı, kanun çıkarılarak helalleştirilmeye çalışılmaktadır. Böyle sapık bir zihniyetin, bu ülkenin geleceği için ne kadar büyük bir tehlike arz ettiğini düşünmek bile insanın tüylerini diken diken etmektedir.
Dini değerlerde oynanan oyunun bir benzeri, ahlaki değerlerde de oynanmaktadır. Ahlaki açıdan yanlış olan birçok şey, kanun yolu ile veya emir yolu ile ahlaken doğru bir şeymiş gibi insanlara gösterilmekte ve insanlar da bunu çok rahat bir şekilde uygulamaktadırlar. Toplumu ahlaksızlaştırmak için devletin ön ayak olması inanılır gibi değildir. Ahlak dışı davranışların normal görülmesi hatta takdir edilmesi, insanları büyük bir manevi erozyona sürüklemektedir. Ahlaksızlaşmanın teşvik edilerek, ahlaklı olma erdeminin insanlar için anlamsızlaştırılması, ülkenin yarınları için büyük bir hayal kırıklığı oluşturmaktadır. Bu gidişat, gelecek nesillerin akıbetini nasıl etkileyecektir? Mevcut işleyiş düşünüldüğünde, ne yazık ki gelecek için iyimser bir yaklaşımda bulunmak mümkün görünmemektedir.
Normal şartlarda ahlaksızlık olarak görülen bir fiilin, emir yolu ile nasıl ahlaki bir davranışa dönüştürüldüğünü güzel bir örnekle izah edelim. Şöyle ki; bir devlet kurumunda yönetici olarak çalışan bir memuru düşünelim. Şube müdürü olarak görev yapmakta olan bu kişiye, kurumun başındaki en yetkili kişi olan genel müdür, kurumun arabalarından bir tanesini kullanmak için vermiş olsun. Bu araba sürekli olarak bu şube müdüründe kalmakta, şube müdürü bu arabayı mesai saatleri dışında kendi şahsi aracı gibi kullanmaktadır. Geceleri ve hafta sonları, ailesi ile gezip tozmaktadır. Tabi ki akaryakıtı da kurum bütçesinden karşılanmaktadır.
Devletin arabasını kendi şahsi işlerinde kullanmak, büyük bir ahlaksızlıktır. Bunu ancak şahsiyetsiz ve karaktersiz insanlar yapabilir. Deposu devlet kasasından doldurulan bir kamu aracı ile çoluk çocuğunu gezdirme terbiyesizliğini; ancak haysiyet duygularını yitirmiş hayâsız kişiler yapabilir. Lakin bu şube müdürü, kendisini ahlaksız biri olarak nitelendirmemektedir. Yaptığı bu ahlaksızlığı, son derece normal bir davranış olarak görmektedir. Devletin arabasını kullanmak, devletin akaryakıtını su gibi tüketmek, annesinin ak sütü gibi helal gelmektedir ona. Çünkü çalıştığı kurumun genel müdürü, ona emir vermiştir: “Devletin bu arabasını alabilir, şahsi aracın gibi kullanabilirsin”. Bu emri aldıktan sonra her şey hallolmuştur. Ahlaksız bir fiil, ahlaki oluvermiştir. Şube müdürünün içi rahattır, zira genel müdürün uygunluk görüşü vardır. Genel müdürün onayladığı bir şeyin ahlaksız olması mümkün müdür? Tabi ki mümkün değildir. Artık vicdanlar rahat bir şekilde, kamunun hakkına tecavüz edilebilir, tüyü bitmedik yetimin hakkı yenebilir. Kafaya takılacak bir durum yoktur, can sıkılacak bir husus da bulunmamaktadır.
Görüldüğü üzere; ahlaki bir değer olan, kamunun hakkına riayet etme anlayışı, emir yolu ile rahatça yok edilebilmekte ve bunun karşılığında, kamu hakkına tecavüz etme ahlaksızlığı, emir yolu ile ahlaki bir değer olarak içselleştirilebilmektedir. Ahlaki değerlerin içinin boşaltılması bu kadar kolaydır artık. Devletin hiyerarşik yapılanmasındaki sıradan bir “uygundur onayı” ile ahlak değerleri tepetaklak edilebilmektedir. Üst amirinin onayına sığınan zavallılar ise yaptıkları ahlaksızlıkların, kendilerini ne kadar arsızlaştırdığının bilincinden uzak, kamunun hakkına tecavüz etmeye devam etmektedirler.
Kanun veya emir yolu ile ya da daha başka bir yol kullanılmak suretiyle olsun; ister haramlar helal yapılmaya çalışılsın; ister ahlaksızlıklar, ahlaki yapılmaya çalışılsın; sonuçta bu işin ucu daima aynı yere çıkmakta, ülke hızlı bir çözülmenin ve çürümenin içine doğru yuvarlanmaktadır.